Artist mi Fatih mi? NEIL ARMSTRONG

|

Merak bu ya, Ohiolu Neil daha ufacık minicikken havacılığa takar. Defterinin sayfalarını yırtıp yırtıp füze şeklinde katlar. Her geçen gün kendini geliştirir, üç tane çıta, on kulaç kınnap buldu mu mutlaka bir “altı köşe” yapar, uçurtmasını göklere salar. Derken tahta parçaları, bezler, kağıtlar, model uçaklar...

El kadar veletken de dikçe tıfılken de tayyarelerle ilgilenir, çizer siler, çakar bozar sektöre “kendince” katkı (!) yapar.

İşte bu hevesle Aeronautical Engineering bölümünden mezun olur ve gidip NASA ‘ya demir atar. Yıllarca test pilotluğu ile iştigal eder, değişik değişik aletlerle uçar. Serde mühendislik olduğu için hava vasıtalarının eksiğini gediğini bulur, uçuk uçaklara kafa yorar. Neymiş efendim destek verseler Ay’a çıkarmış da filan...
Tümünü Yasla
Neyse gel zaman git zaman ABD-SSCB gerginliği uzaya sıçrar. Ruslar daha 1961’de fezaya yelken açarlar. Hatırlarsınız Kozmonot Yuri Gagarin dünya çevresinde tur atar.
Sonra Sputnikler... Soyuzlar...

Propaganda bu ya
Başkan Kennedy altta kalacak değildir ya, Ay’a bayrak dikerek rövanşı almaya bakar. Zira o günlerde ABD nefretle anılmakta, en yakın müttefikleri bile Vietnam’da işlenen cinayetleri anlayamamaktadırlar. Napalm bombaları ile yakılan köylerden kaçışan çıplak çocuk fotoğrafları Beyazsaray’ı hayli zora sokar. Bu az utanç değildir, ABD Başkanları dış gezi yapamaz olurlar.

Kennedy bu lekeden kurtulmak için halkının parasını harcamaktan kaçınmaz, Vietnam’da dökülen kanı unutturmak için trilyonlarca dolar harcar. Dile kolay sadece bu projede 400 bin adam çalıştırırlar. Yetmez Dr. Van Braun’u ithal eder, Almanların roket hususundaki tecrübelerini aparırlar. Geceli gündüzlü çalışıp 110 metrelik Apollo-8 V Satürn’ü hazırlar, ateşler fişekler göğe salarlar.

Düşünün sadece Apollo-11 için 150 milyar dolar ayırırlar. Halbuki bu para ile kırk Afrika ülkesini imar edebilir ve büyük sempati kazanırlar. Hasılı, süperler manasız bir yarışa kalkar, aklı mantığı kenara koyarlar.

Teknolojinin bugün geldiği seviye ile zikredilen seyahat daha kolay ama 972’den beri “Aydede”nin yolunu unuttular. Artık Ay’a bayrak dikip dikmemek kimseyi ırgalamıyor, süperler propaganda için daha ucuz ve müessir yollar arıyorlar.

Neyse biz Neil’in hikâyesine devam edelim... NASA kurmayları astronot yapabilmek için adam aramaya başlayınca adres Neil’e çıkar. Hani boysa boy, kiloysa kilo, merak desen tonlarca, doğrusu böylesini arasalar bulamazlar (1962).

Zira bu vazifeyi talep edenler fizikten, kimyadan, astronomiden anlamalı, bedenen sağlam olmalıdırlar.

Vücud zindeliği olmazsa olmaz şarttır, çünkü uzayda hava bulunmaz. Kıyafetinizde iğne ucu gibi bir delik açılsa gözleriniz dışarı fırlar. Gök ya dondurucak kadar soğuktur, ya da kızartacak kadar sıcak. Yerçekimi olmadığı için astronotlar havada yüzer, boşlukta kulaç atarlar. Bunun eğlenceli olduğunu sanmayın bizim gibilerin içi dışına çıkar. Sonra ani basınç değişiklikleri adamı bayıltır, bu yüzden kıyafet şişer, vücudunuzdaki kanı beyninize pompalar.

Hepsi bir yana def-i haceti gelen astronot pantolununu çıkaramaz, iğrenç bir şey ama bilerek ve isteyerek altına yapar.

Projenin adsız kahramanlarından biri Prof. Dr. Faruk El-Baz’dır. Nil Deltası’ndaki Tûk el-Aklâm köyünde dünyaya gelen profesör, bir imam hatip çocuğudur. Babasının teşviki ile Kahire-Eş- Şems Üniversitesi’nden mezun olur, doktorasını Missouri Üniversitesinde, doçentliği Heidelberg Üniversitesinde tamamlar. Onun çalışmalarını dikkatle izleyen Amerikalılar “Uçuş Eğitim Dairesi”ne başkan yaparlar.

Ehlen ve sehlen
Yanisi şu ki Neil Armstrong’u da o eğitir, zaten bütün astronotları o eğitir ve bu yüzden adı King’e (Kral) çıkar. Faruk el Baz’ın kıymetini uzaydan dönenler daha iyi anlar. Zira hocaları ne demişse onunla karşılaşır, sanki daha evvel gitmiş görmüş gibi rahatlarlar. El-Baz’ı Ruslar da takibe alır, 1973-1975 yılları arasında gerçekleştirilen Apollo-Soyuz projesine katılmasını arzularlar. Üstadın müdahil olduğu projeleri, aldığı ödülleri yazsak bu sayfa dolar ama mevzuyu dağıtmamakta yarar var.

Hasılı Apollo personelini eğiten Mısırlı Faruk onlara zaman zaman Arapça hitap eder birkaç kelime de olsa Kur’an lisanına aşina olmalarını sağlar. Hatırlarsanız Apollo uçuşları üçlü astronot gruplarıyla yapılır, ikisi ay modülü ile uyduya iner, üçüncüsü ise kumanda gemisiyle yörüngede tur atıp irtibat sağlar. İşte o gün de Endeavour’da bulunan Worden, Houston’a seslenip raporunu sunar. Prof. Faruk’un ana merkezde bulunduğunu duyunca çok sevinir ve “Marhaba ehl-el erd, min Endeavour aleyküm selâm” (Merhaba dünya ehli, Endeavour’dan hepinize selam) deyip hocasına bir jest yapar.

Bunu duyan amatör telsizciler heyecana kapılır, “fezada ezan okundu” diye ortalığı ayağa kaldırırlar. Sonra hadiseye takla attırırlar. Efendim Neil Ay’da ezan işitmiş de, imana gelmiş filan... Bizim saf halkımız da birine bin katar, adamın ne hacılığını ne de hocalığını koyarlar.

Halbuki ezan-ı Muhammediyi işitmek için Ay’a gitmeye ne gerek var?!. Yeryüzünde müezzin sesi bir an bile kesilmiyor. Ama beyimiz İslam ülkelerine dönük telekulaklar montajlıyorsa o başka!..

Hadisenin merkezindeki isim Faruk el Baz dahi bu söylentilerden rahatsız olur, “Neil’le hâlâ görüşüyoruz” açıklaması yapar, “şu anda 75 yaşında, Ohio’da yaşıyor, Müslüman olmadı. Eğer günün birinde İslâm’ı seçtiğini açıklarsa elbette mutluluk duyarım. Ancak 1400 yıllık dinimizin ve şu muhteşem medeniyetin ona ihtiyacı yok. Olamaz da!”

Doğrusu Anthony Quinn ve Kaptan Cousteau için de benzer şeyler söylendi ama onlar zahirlerini düzeltmek (içini bilemeyiz) gibi bir çaba içinde bulunmadılar.

İslamiyet’e saldıranlar da bundan malzeme çıkardılar, akılları sıra Müslümanları alaya aldılar.
Bir Batılının dinimize yönelmesi İslam’ın şerefini artırmaz.
Gelen kendini kurtarır, gelmeyen kendini yakar.
O kadar...

ARTİST Mİ, FATİH Mİ?

Columbia, 16 Temmuz 1969 tarihinde Florida Cape Kennedy Üssü’nden, “Satürn Beş” roketiyle ateşlenir ve Astronotlar üç gün süren bir yolculuktan sonra Ay’a varırlar.

Yaklaşık 600 milyon televizyon izleyicisi (dünya nüfusunun beşte biri) bu macera sırasında burunlarını ekrana dayar, nefes bile almazlar.

Gemi Ay’a inince içeride bir kavgadır kopar, Michael Collins fotoğraf çekmekle vazifelidir, bu yüzden geride durur, ancak Ay’a ilk ayak basma şerefini paylaşamayan Neil ile Aldwin arasında kavga çıkar. Neyse Neil arkadaşını bir bel çalımıyla atlatır ve şöhreti yakalar. Tabii bu iş için en uygun saat 20.00’dir, milletin prime time’da haber seyrettiği an...

Şimdi gelelim hadisenin bir başka cihetine. Bazı uzmanlar sevimli uydumuzun yolunda bulunan ve Çernobil’e kök söktürecek ölçüde radyasyon barındıran Van Allen alanına dikkat çeker, Ay’a asla yaklaşılamayacağını iddia ederler. Güya Ruslar da bu yüzden geri durur, riski göze alamazlar.

Gölgeler ışıklar...
NASA radyosyonlu alanı aşmanın izahını yapar ancak “Ay’dan çekildi” diye basına dağıtılan fotoğraflardaki tenakuzları açıklayamaz. Zira Neil’in gölgesi bir yana bayrağın gölgesi başka yana düşer, kimi kısalır kimi uzar. Bu ancak çok kaynakla ışıklandırılmış stüdyolarda olabilir, tek ışık kaynağı ile farklı gölgeler yakalanamaz.

Sonra nasıl olur da Buzz Aldrin’in kolu elbisesinde gölge bırakmaz? Çekimlerin flaşsız yapıldığı söylendiğine göre gölge içinde kalan astronotlar nasıl parlak çıkar? Ay yüzeyinin yavaş yavaş bulanıklaşarak ufka karışması da kafa karıştırır. Evet hadise yerkürede normaldir ama Ay’ın atmosferi bulunmadığına göre arka plan cam gibi net olmalıdır. Hem astronatların anlatmaya doyamadığı o yıldızlar nerededir? Adamlar niye aydınlıktırlar? Ortalık niye zifiri zindan?

Buzz Aldrin’in Amerikan bayrağı önünde selam verdiği meşhur pozda da yıldız görünmez, gökyüzü kazandibi gibi kara.

Gel gelelim gölgelerin gücü (!) Amerikan bayrağını karartmaya yetmez, bayrak gölgeli kısımda da pırıl pırıl parlar.

Sonra Buzz’ın kaskına yansıyan garip şeklin ne olduğu anlaşılamaz. İşin enteresan yanı bu konuda resmi bir açıklama da yapılmaz.

Mars’a mı Kars’a mı?
Anlatılanlara bakılırsa Ay yüzeyi pudra gibidir ama adım attıkça toz kalkmaz. “Ay’da rüzgâr yok ki” diyenler ne kadar haklı bilmiyoruz ama insanın tüy gibi hafiflediği bir coğrafyada yerde “presle basılmış gibi” ayak izi kalmaz. Hem pudra gibi dağılan bir topraktan bahseder, hem de ıslak plaj kumu görüntüsü sunarlar.

Hadi buna da oldu diyelim peki böyle bir zemine Eagle nasıl iner? İner de niye (küçük de olsa) bir krater açılmaz? Şimdi tepsideki una üflediğinizi düşünün hangi mutfak beyaza bulanmaz? Halbuki etraf son derece berraktır, öyle ki şüphecilere koz verecek kadar...

Diyelim çok katlı, fanlı, su soğutmalı, ter, rutubet, sidik emicili, karbodioksit savıcı elbiseler astronotları korudu. İyi ama o sıra Ay’daki hararetin 280 fahrenaytı aştığı (150 derece filan) düşünülürse film makaraları birbirine yapışır, hatta eriyip akar.

Ay’ın karanlık yüzündeki ise ısı -150’lere yaklaşır, bu soğukta elektronik cihaz asla çalışmaz (en azından o tarihlerde çalışamaz).

Gitmek mi zor?
Yine kozmik ışınlar, yüksek süratli tozlar ve yüklü parçacıklar cihazları da insanları da hırpalar.

Bazı havacılar ise Ay’a “pekala” gidilebileceğini ama “asla” dönülemeyeceğini savunur, üstüne basa basa “kalkış için füze rampası lazım değil mi” diye sorarlar.

Kaldı ki o yıllarda bilgisayarlar kamyonla taşınır, peki bu alametler ufacık gemiye nasıl sığar?

Ay’daki yerçekimi Dünya’nın altıda biri olduğuna göre aynı güçle zıplayan 6 misli yukarı çıkar. Peki Neil niye zoraki adım atar, pırpır eder uçamaz? Evet üzerindeki elbiselerin ağırlığını biliyoruz ama yarım ton bile olsa balerin gibi sekmesi lazım değil midir? Halbuki adam gâvur ölüsü gibidir, ayağını bile kaldıramaz.
Fezada bir şeyi iterseniz aksi istikamete savrulacağınız vakıa. Astronotların bir vidayı bile sıkamayacaklarını biliyoruz, çünkü kendileri ters tarafa dönerler vida yerinde sayar. İyi de taşlı zemine bayrak direğini nasıl çaktılar?

Yine mütecessis gözler Neil Armstrong ve Aldwin Aldrin’den başkasını yakalar ve haklı olarak şu soruyu sorarlar. “Sahi üçüncü şahıs kimdi? Ya da orası neresi?”

Yine çıksalar ya
Uzmanlar fezada nereden geleceği belli olmayan meteorlardan çok korkarlar. Zira bu gök sağanağı 6 bin km süratle dolanır, manevra yapmak gibi bir fırsatınız olmaz.

İşte burada komplo teoriciler sazı alır, zikredilen filmin Nevada Çölü’nde çekildiğini fısıldarlar.

Apollo projesini savunanlar için bütün bunların kıymeti harbiyesi yoktur. Bu işe yüz milyar dolarları dökenler “başarısızlık” gibi bir kelimeyi duymak istemez, adını bile andırmazlar. Evet, Amerikan halkı saftır, külü kolay yutar ama vergisinin hesabını da son kuruşuna kadar sorar.
Bir de şey...

Sahi niye 1972’den beri kimse Ay’a gidip gelmiyor?
Aradıklarını mı bulamadılar?
Yoksa izlenmekten mi (artık amatörlerin bile ciddi cihazları var) korkuyorlar?

Petrol İmparatoru DETERDING

|

Sir Henry Wilhelm Agustus Deterding! İsme bakın, duyan da hanedan üyesi filan sanacak. Yalanı da yok hani, adı geçen adam bir kraldır, dünya petrolünü ondan sorarlar.

Efendim Henry bir Yahudi çocuğudur, gözlerini Amsterdam’ın pis varoşlarında açar. Çocukluğu sefalet içinde geçer ve doğru dürüst bir tahsil yapamaz. Fukara mekteplerinde kırık dökük bir şeyler görür o kadar. Karnını doyurmak için çalışmak zorundadır, nitekim Twensche Bank Wereening’de işe başlar. Başlangıçta hepi topu 20 Florin alır, boğaz tokluğuna getir götür işleri yapar. Ama hırslıdır, gözü mütevazı ücretlerle doymaz. Hollanda’nın büyüklerinden Handel Mastchappy Bank’ın açtığı yarışmaya katılır ve yüzlerce akranına fark atar. Düşünebiliyor musunuz, henüz 23 yaşında şef olma şansı yakalar.

Sumatra’da
Vazife yaptığı Sumatra Şubesi, Petrol şirketi Royal Dutch ile içli dışlıdır. Nitekim Henry pratik çözümleriyle firmanın idare meclisi azası Kesslerin teveccühünü kazanmakta zorlanmaz. Önünde bir banka memurunun hayal bile edemeyeceği rakamları görünce fazla düşünmez, finans piyasasına veda eder, postu enerji sektörüne atar.

Ancak işin içine girince Royal Dutch’un öyle dışarıdan göründüğü gibi güçlü olmadığını fark eder, firmanın kasaları bomboştur ve rakipleriyle aşık atacak takattan, mecalden mahrumdurlar.

Kessler bu zor virajda Henry ile istişare eder ve “kaybedecek nemiz var ki” mantığı ile çılgınca bir atak yapar. 500 bin florinlik hisse senedi çıkarır, piyasaya sunarlar. Olacak bu ya tam da o sıra Conda adalarındaki sondajlardan petrol çıkar, hisse senedleri bir anda kapışılır, kasaları (5 milyon florin) para dolar.

Bakın şu işe ki Kessler o günlerde gözlerini hayata yumar, vasiyetnamesini okuyanlar adeta şok olurlar. Ünlü işadamı yerine ısrarla Henry’nin geçmesini arzular. Uzun süren müzakerelerden sonra Kesslerin dileğine uyar, yönetimi gencecik çocuğa bırakırlar.

Çin de tamam
Henry riskten korkmaz, öyle kararlar alır ki yaşlıların kanı donar. Lâkin Donkişot değildir, hesabını ince yapar, oyunu kuralına göre oynar. İcabında Standart Oil gibi bir tekele ve Rockfeller gibi acımasız bir patrona kafa tutar. İmparatorluk mücadelesi yapan İngiliz rüzgarını arkalar ve Uzakdoğu’da Amerikalıların tozunu atar. Özellikle Çin pazarı üzerinde strateji savaşı kopar. Doğrusu İngilizler onu destekler, bu uğurda su gibi para harcarlar. Eh bu arada Hollanda hariciyesinin gayretleri de unutulmaz.
Majesteleri (Kraliçe Victoria) o kadar memnun olur ki bu gence devlet başkanlarından bile kıskandığı “Dizbağı nişanı”nı sunar.

Yarım milyarlık Çin pazarının elinden kayıp gittiğini farkeden ABD’li Rockefeller müşterilerine zaman zaman lamba dağıtır, ara sıra fiyat kırar, ancak İngilizler de altında kalmaz “bedavadan ucuza” petrol dağıtırlar. Yeri gelmişken söyleyelim Britanyalı misyonerler işi gücü bırakır, devletleri için çalışırlar. Neticede Amerikalıları piyasadan siler atarlar. Eh, tek kale maç yapmaya başlayınca kaybettikleri paraları misli misli çıkarır, adeta altın toplarlar.

Ve Amerika
Deterding, Uzakdoğu zaferinin ardından Ortadoğu’ya yönelir ve malum çanağa çomak sokar. Bunun yolu yine İngilizlerle birlikte olmaktan geçer, yetmez bir başka Yahudi Lord Berstid (Marcus Samuel) ile el sıkışırlar. Muazzam bir nakliye filosu olan Marcus’la (Shell) okyanusları aşarlar. Standart Oil’in kalelerini zorlar, hatta işi abartır Amerika’ya çıkartma yaparlar. Sadece Meksika ve Vanezuella’ya kanca atmakla kalmaz, Teksas’da dahi petrol çıkarırlar.

Rockfeller ettiğini bulur, bir zamanlar insafsızca ezdiği ABD’li petrolcülerden zerre kadar destek alamaz. Halbuki Henry darbeli müteşebbisleri kazanmasını bilir, Rockfeller’dan kazık yiyen kim varsa kapısını açar. Doğrusu şu ki onları ezmez, aldatmaz, birlikte kazanırlar.

Nitekim Standard Oil baskıya dayanamaz Exxon, Chevron ve Mobil adlı üç şirkete bölünür, karşısına Texaco ve Gulf gibi güçlü rakipler çıkar.

Deterding, bir derin devlet şirketi olan ve istihbari faaliyetlerde de bulunan Burmah Oil vasıtasıyle Irak’a ve İran’a da musallat olur, Osmanlıyı bölmek parçalamak için ne gerekiyorsa onu yapar. Kâh Irak’da görünür, kâh Galiçya’da ortaya çıkar.

I. Cihan Harbine rağmen petrol imparatorluğunu kuramayan İngilizler, Musul’a tam manasıyla çöreklenmek için dikkatleri bir başka yöne çeker, bir Türk Yunan savaşı çıkarırlar. Henry Deterding ve Lloyd George, Rumları “Büyük Yunanistan” hayaliyle ayaklandırır, Venizelos’u kolay kullanırlar.

Nazilerle elele
Yıl 1933. Irak Emiri Faysal, İngiltere’ye yaptığı ziyaretin ardından Cenevre’ye geçer. Deterding’in kendisine hediye ettiği otomobille şehri gezdikten sonra, otele döner ve vefat eder. Haydi diyelim kalbi sürat ve heyecana dayanamadı, peki otel müdürü Eggymann (naaşı o bulmuştur) aynı gün niye ölür? Anlaşılamaz.

Faysal’ın yerine geçen oğlu Gazi de, aynen babası gibi, petrolcülerin kendisine hediye ettiği “bir otomobille” direğe çarpar.

Almanya’da Naziler iktidara gelince Siyonistler pek memnun olurlar. Neticede ikisi de rkçı ideolojilerdir, birbirlerine yaslanmalıdırlar. Nitekim Hitler’in palazlanmadığı yıllarda Krupp, Bosch, Schnitzler, Voegler gibi Yahudi sanayiciler (ve Amerikalı Banker Warburg) Führer’in arkasında dururlar.

İşte Royal Dutch Shell’in sahibleri de (Samuel Ailesi ve Sir Henry) Hitler’e 30 milyon Paund bağışlar.

Deterding siyonist ideallerini açığa vurmaz “Nazileri Sovyetleri durduracak yegane güç olarak” gördüğünü söyleyerek fikrini maskelemeye bakar. Ama bu yakınlaşma sonu olur, Shell yönetim kurulu olağan üstü toplanır ve bizimkini kapının önüne koyar. Deterding savaştan altı ay önce ölür, Hitler’in elbette çok işi vardır ama ne yapar yapar dostunun cenazesine koşar.

Dalaverecilerin Şahı GÜLBENKYAN

|

Eğer babanız ünlü bir bankerse el bebek gül bebek yaşarsınız, yolunuza halılar serilir, ardınızdan uşaklar koşar. Misal, Üsküdar doğumlu Kalust da bir elini yağa, bir elini bala atar.

Kayseri Talas’tan gelme baba Serkis Gülbenkyan ise sadece elini ayağını değil, dişini tırnağını ve 20 parmağını petrol kuyularına takar. Azerbaycan’daki nefti pazarlayabilmek için takla üstüne takla atar ve kısa sürede “hesapsız” bir servet yapar. Ama işi kılıflamasını da bilir, sağda solda “halkı gazyağı gibi bir kolaylıkla tanıştırmayı vazife edindik, zorluklardan yılmadık, yılamazdık da” tarzında nutuklar atar. Dışarıdan bakanlar da “breh breh breh, ne vatansever adam” diye mırıldanırlar. Babıali’nin uyanık geçinen safları, böylesi külleri kolay yutar, adamı ödüle boğarlar. Hatta tutar, Karadeniz kıyılarında bir beldeye vali yaparlar.

Neyse dönelim Kalust’a, ufaklık Kadıköy Aramyan Uncuyan mektebini bitirdikten sonra, Saint Joseph’e yazılır, Lise’yi Marsilya’da, yükseğini de Londra’da (King’s College) okur ve maden mühendisi çıkar.

Bitirme tezini “Petrol Teknolojileri” üzerine yapar. Bu vesileyle sektöre olan ilgisi artar. Derken Bakü yataklarını araştırır ve Rusya petrolü üzerine, makaleler yazar. Bunlar kitap olarak da yayınlanır (1891) ve yankı uyandırırlar.

Ulu Hakan...
Bilirsiniz, Abdülhamid Han, böyle işleri yakinen takip eder. Adamlarını yollayıp, Kalust’u buldurur ve ona Kerkük Musul’daki kaynaklar hakkında fikrini sorar.

Gülbenkyan, bölgeyi bilmez, dolaşmaz, doğrusu yayınlanmış öyle çok yazı vardır ki gitmesine de gerek kalmaz. Bunları derler toparlar, Alman demiryolcularıyla görüşüp neticeye bağlar. Kısacası cevabı “evet”tir. “Mezopotamya’da petrol var, hem tahmin ettiğinizden fazlası var!”

Hoş, bir fokurdayışta 100 kalyon dolduracak kadar neft kusan yatakların mevcudiyeti meçhul bir şey değildir. Ancak halk eskiden bunları yara tımarında filan kullanır, (yöre sıcak olduğundan) yakıt ihtiyacı duymazlar. 4. Murat bunun ticari hakkını Kerkük’ün önde gelen Türk ailelerinden Neftçioğulları’na bırakır (adı geçen berat hâlâ ellerinde) ama neft o yıllarda para etmez, zemini kirletmekten başka işe yaramaz.
Geçtiğimiz asırda Osmanlı tebaasından olmak ayrıcalıklı bir şeydir, Kalust İngiliz vatandaşlığını da alır, gücünü ikiye katlar. Londralı Nevart Esseyan ile evlenip Kraliçe’ye bağlılıklarını sunar. İngiliz Entelijans Servisi’ne çalışmaktan şeref duyar.

Gülbenkyan, petrol baronu Mısırlı Nubar Paşa sayesinde uluslararası arenaya çıkar. Bakü petrollerini Londra’da pazarlamak gibi bir şans yakalar.

Uyanık Ermeni daima güç odaklarına yakın durur, Samuel biraderler (Shell) ve Henri Deterding’in (Royal-Dutch) gözüne girebilmek için çabalar.

Baş belası
Nitekim ikna kabiliyetini kullanır ve bunları Irak petrollerine yönlendirmeyi başarır. Samuel Biraderler gelip İstanbul’da bir mali müşavirlik bürosu açarlarsa da Abdülhamid Han’ın şüpheci takibinden bizar olurlar. Buna rağmen Paris ve Londra sefaretlerini (müşavirlik bazında) bağlar, Türk Milli Bankasına hissedar olurlar. Bunların her şeyi paradır, İngilizlerle de Almanlarla da çalışır, Türkiye Petrol Şirketi’ni de makasa alırlar.

Abdülhamid Han maksatlarını az çok tahmin ederse de imparatorluk eski gücünden mahrumdur. Ulu Hakan, İngiliz, Fransız, Alman ve Ruslar arasındaki çıkar çatışmalarından faydalanır, mevcudu korumaya bakar. Adana-Mersin demir yolu hattı inşasını İngilizler’e verirken, İstanbul-Bağdat hattına Almanları sokar.

Batılılar jeolog, sosyolog, iktisatçı, arkeolog maskesi altında en mahir adamlarını bölgeye yollarlar, her taşın altından bir ajan çıkar.

Ancak Abdulhamid Han alayına künde atar, Irak’daki petrol yataklarının bulunduğu bölgeyi “Memalik-i şahane” (şahsi mülkü) yaparak keyiflerine limon sıkar. İrâdei seniyye söz konusu oldu mu akan sular durur, artık tek taş koparamaz olurlar. İşletme hakkı “Hazine-i Hassa”ya bağlanır, sarayın ipoteği altına alınır. Bu karar çanlarına ot tıkar.

Denge politikası
Abdülhamid Han petrolün nasıl bir güç olduğunun farkındadır, yaveri Selahaddin Efendi’yi Amerika’ya gönderir ve petrol endüstrisi hakkında yetişmesini arzular.

Kaldı ki Amerika, (henüz) İngiltere, Almanya, Fransa gibi tehdit edici değildir, pekâlâ ortaklık yapılabilir. Nitekim 1908’de Amiral Chester İstanbul’a gelir. Adamlar 600 bin $ sermayeli “Osmanlı Kalkınma Şirketi”ni kurarak ciddi bir adım atarlar. Ancak Meclisi Mebusandaki İngiliz ve Alman muhipleri anlaşmayı oyalar, bu arada Chester ölür (!) ve proje yatar.

Orta Doğu’da diledikleri gibi at oynatamayan Avrupalılar İttihat Terakkicileri Sultan’a musallat eder, “İT” militanları Cennetmekan’ı apar topar tahttan indirir ve yaka paça Selanik’e yollarlar.

Yapılacak en çocukça, en acemice işi yapar Padişahın hususi mülkünü Ticaret ve Nâfia Nezaretine devreder, üç kuruş borç alabilmek için petrol yataklarını düşmana sunarlar. Ve yağma başlar. Devlet âdeta intihar eder, ki bunun adı “gaflet” olamaz, aşikare “ihanet” kokar.

Saltanatın kaldırılması siyasi bir konudur, bizi aşar, ancak Osmanlı hanedanı beşikteki bebeğine kadar vatandaşlıktan çıkarılınca dünyanın en zengin petrol yatakları sahipsiz kalır. Sömürgeciler rahat bir nefes alırlar. Shell-Royal Dutch ve BP âdeta zil takıp oynar.

Mister yüzdebeş
Bu arada İngilizler İran Şahı’nı avuçlarına alır ve Anglo-Pers (BP) Şirketini kurarlar (1912). Almanlar sert çıkınca pastayı paylaşmaya razı olurlar (1914). Bütün bu safhalarda ikna kabiliyetiyle tanıdığımız Gülbenkyan rol oynar.

Anglo-Pers’e yine aslan payı (% 50) düşer, Deutsche Bank ve Shell’e yüzde 25’er hisse bırakırlar. Gülbenkyan Anglo-Pers ve Shell’den % 2.5 komisyon alır keyfine bakar.

Bu çok büyük bir paradır, bu yüzden adı “Mr. 5 percent” (Mistır yüzdebeş)’e çıkar.

İtaatsiz Sivil THOREAU

|

Yıl: 1846 Concord-Massachusetts Henry David Thoreau, tahsillilerin parmakla gösterildiği yıllarda Harvard Üniversitesi gibi popüler bir okulu bitirir, gelgelelim Harvard’ı “bütün bilim dalları var ama kökünü unutmuşlar” cümlesiyle alaya alacak kadar dalgacı biridir. Aykırılık onun genlerinde vardır ve farklı çıkışlarıyla “bu kadar da olmaz ki” dedirtir.

Bir ara öğretmenlik yaparsa da, talebelerin sorgusuz sualsiz pataklandığı yıllarda dayağa karşı çıkar. İdarecilere “çocuklarla oturup konuşmanın” daha faydalı olacağını anlatmaya çabalar. Peki onu dinlerler mi? Nerdee? Hemen o gün için işten çıkarır, kapının önüne koyarlar.

Buna benzer hadiselerle sıkça karşılaşınca sisteme de sistemden sebeplenenlere de küser, gider Walden Gölü kenarında minik bir kulübe çakar, bir başına yaşamaya başlar. “İnsan, vazgeçebildiği eşya oranında zengindir” diyen Henry, mal, mülk, maaş, mansıb kovalamaz. Doğrusu, kimseye zevalı olmaz, vaktini kitaplarına harcar. Eh kasabalı da onu sever, sayar, ricasını emir sayarlar.

Henry diktadan, baskıdan hoşlanmaz, teammüden (bilerek ve isteyerek) “Kilise, Seçim ve Kelle Vergisi”nin üstüne yatar. Gözü parada pulda değildir ama ödediği her sentin “Meksika işgalinde” ve “zenci katliamında” kullanılacağını bilir, kendince tepki koyar.

Bir yıl ses çıkarmazlar, iki yıl ses çıkarmazlar, üçüncü yıl “yetti gayri” der, şerif Sam Stamps’ı üstüne salarlar.

Sam, mevzuya kibarca girer ve yasayı hatırlatır, ancak Thoreau “vicdanımın yasası devletinizin yasasından önde gelir” der, noktayı koyar.

Şerif düz bir adamdır, alangirli sözlerden anlamaz. “Verginizi ödememişsiniz” diye başa sarar.
-Biliyorum ve ödemek istemiyorum.
-Ama nasıl olur?
-Bayağı da olur.
-Vergi ödemeyenleri tutukladığımızın farkındasınız sanırım.
-Elinden geleni ardına koyma Sam. Buyur vazifeni yap!
-Yok onu demedim yani. Bir akıl versen de bu işten sıyrılsak.
-Öyleyse istifa et. Pisliğe bulaşma.
-İşte onu yapamam.
-O zaman beni deliğe kapa.
-Başka çarem mi var?
Şerif Sam, Thoreau’yu önüne katar ve ünlü sosyoloğu kodese tıkar.

Bu, kasabada günün hadisesi olur, yakın arkadaşı Ralp Waldo Emerson derhal koşar gelir ve sorar: “Niye buradasın Henry?”
-Sen niye burada değilsin Waldo. Hani emperyalizmin önünde eğilmeyecektik, insanın insana tahakkümüne, ırkçılığa, köleciliğe karşı duracaktık?
Waldo “haklısın yahşisin” der ama mapushaneye girmeyi göze alamaz. Thoreau yerinden gayet memnundur ancak ertesi sabah kapıları açar, zincirleri boşaltırlar.
-Hayrola Sam? Neler oluyor?
-Halanız borcunuzu ödedi. Çıkabilirsiniz.
-Hayır çıkmıyorum. Borç benim değil mi?
Haydaaa... İşe bak!
İşte kimseye zararı olmayan böylesi direnişlere “sivil itaatsizlik” derler, Thoreau oturup bunun sınırlarını belirler ki, bir kere ellerine asla silah almamalıdırlar. Sonra tahribat yapmaz, anarşi çıkarmazlar. Eylemleri aleni koyar ve bedeline katlanırlar. Önce insan olmaya bakar, maroken koltukluları ve omuzu kalabalıkları takmazlar.

Thoreau’nun “Civil Disobedience” (1849) adlı makalesi Tolstoy’a, Martin Luther King’e, Mandela’ya da rehber olur, yine Ghandi İngilizler’e bu metotla karşı koyar.

ABD yönetimi Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu Muhammed Ali’yi Vietnam’a yollamaya kalktığında, efsane boksör “hiçbir Vietkonglu bana pis zenci demedi. Onlarla alıp veremediğim yok” der, askerlik yapmayacağını açıklar. Sırf bu yüzden hapse düşer, madalyalarını kaybeder ama geri adım atmaz.

Thoreau tezini “tek bir çiftçi dahi köle kullanmayı bıraksa ve bu yüzden cezaevine kapatılsa, Amerika’da taşlar yerinden oynar” diye açıklar, “Devlet, dürüstleri cezaevinde tutmak ya da köleliği kaldırmak gibi bir kavşakta bocalamaya başlar.”

Öyle ya ırkçılık karşıtı olduğunu söyleyen bir Amerikalı, insanları ayıran dükkanlardan alışveriş yapmayabilir, bu tip firmaların otobüslerine binmeyebilir. Keyif onun değil mi kim ne diyebilir? Hasılı sivil itaatsizler “devrim peşinde” değildirler, onlar değişimi “bizzat iktidara” yaptırmaya bakarlar.

Sivil itaatsizliğin imza toplama, kendini ihbar, yere yatma, çamura batma, bıktırasıya mektup yazma, toplu viziteye çıkma ya da kurallara aşırı bir titizlikle uyma (işi yavaşlatma) gibi yolları vardır. Evet bu da bir “başkaldırı”dır, ancak “bakın ne kadar usluyuz” görüntüsü verir, eyleme “meşruluk” kazandırırlar.
Yalnız dikkat! Uysal hükümetler direnişçilik oynayan çocukları pışpışlarsalar da, despot idarelerde bu böyle olmaz. Tiranlar, diktatörler ve kaşarlı politikacılar, kula kulluktan hoşlanan itaatlileri üzerinize salar, canınıza okuturlar.

Sivil itaatsizlikmiş. Sahi bir Çeçen’in, bir Afgan’ın, bir Iraklının öyle şansı mı var?

Henry’ye göre...
* Kanun yapıcılar asla “bunu yapmalısınız” tavsiyesinde bulunmaz, “eğer şunu yaparsanız cezalandırılırsınız” buyurur, insanları yıldırırlar.
* Haksız yasaları değiştirmeye mi çalışalım, yoksa boyun eğip işimize mi bakalım? İnsanlar genellikle şöyle düşünürler: “Ekseriyet ikna oluncaya kadar karışmayalım”.
* Eğer haksızlık yönetimin yapısından kaynaklanan bir şeyse, aldırmayın, zamanla gevşer, pürüzü mürüzü kalmaz. Ama sizden zulme alet olmanız isteniyorsa karşı koyun, hiç değilse makineyi zorlayacak bir “karşı sürtünme” olmaya çalışın.
* Asıl problem sivil itaatsizlikte değil, sivil itaatliliktedir. Vicdanını hükümet otoritesine teslim edenler felaket tehlikelidirler. Unutmayın “körü körüne” teslimiyetçilerin olduğu yerde “derebeyleri” türer.

Fotoğrafçılık Yolunda NIEPCE

|

Işık ve görüntü üzerine çalışan Müslümanlar henüz Orta Çağda delik bir kutudaki resimlerin ters düştüğünü, deliği küçülttükçe ışığın azaldığını ama netliğin arttığını bulurlar. Arap âlimi El Hazin (965-1038) karanlık oda üzerine çok kafa yorar, tecrübelerini sistemleştirir ve kara kutunun kitabını yazar.

Cabir İbni Hayyam ise (bundan 1200 yıl evvel) gümüş nitratın ışığa olan hassasiyetini keşfeder. Tabii bu iki kanalın buluşması zaman alır ve fotoğraf makinesine varıncaya kadar çoook sular akar.

Işıkla resim
Bilirsiniz Lenoardo da Vinci de karanlık kutuyu (kamera obscura) mıncıklar ama El Hazin’in üstüne pek bir şey koyamaz. Derken İtalyan Fizikçi Della Porta Giovanni, mevzuyu kurcalar, ışığın geçtiği deliğe ince kenarlı bir mercek oturtur, bunu ileri geri oynatarak görüntünün hem net, hem de aydınlık olmasını sağlar. Ancak Engizisyon böyle şeylerden hoşlanmaz Giovanni’yi sıkı bir takibe alırlar. Zavallı başına gelecekleri bilir, tası tarağı topladığı gibi uzak ülkelere kaçar.

17. yy’da mimarlar ve ressamlar karanlık kutuların arkasına koydukları şeffaf kağıtlara perspektifi düzgün resimler yaparlar. Derken John Zahn adında bir Alman merceğin arkasına diyafram yerleştirir ve ışığın şiddetini ayarlar.

Her gün yeni bir keşfin duyulduğu, şehirlerin aydınlatıldığı, ocaklarda gaz yakıldığı, lokomotiflerin yürümeye başladığı yıllarda Fransız subayı Joseph Nicephore Niepce güneşe fena takar, cildi karartan, çamaşırı ağartan ışınlar üzerine kafa yorar.

Komutan bey, ziyaya duyarlı bir tür asvaltı, kurşun kalay karışımı plakanın üzerine yayar ve bunu evinin duvarına çakar. Küçük bir delikten, dışardaki manzarayı plaka üzerine kaydetmeyi başarır ve “çığır” açar. Pozlama süresi 8 saati aşsa da iyi kötü bir resim elde eder ve “Fotoğrafçılığın babası” unvanını kapar. (1827)

Tabii bu resime ancak şamdanla bakılabilir oda aydınlanırsa plaka hepten kararır, ortada resim mesim kalmaz.

Oğlu İsidore da en az babası kadar zeki bir gençtir, Mösyö Niepce’yi çok iyi anlar. Bu ikili gravürleri aydınlatarak gümüş klorürlü satıh üzerine kopyalamayı başarırlar. Uğraşır didinir, negatife takla attırırlar. Dahası direkt (pozitif) görüntü verecek maddeler üzerinde çalışırlar. Ancak İsidore askere alınınca adamın eli ayağı kopar, fizikten de, kimyadan da, fotoğrafçılıktan da soğumaya başlar.

İşte o günlerde “Manzara ve Işık Oyunları Tiyatrosu”nun sahibi Louis Jacques Mande Daguerre ile tanışır ki bu adam karanlık oda vasıtasıyla gerçeğine yakın tablolar yapar. Niepce safın tekidir, bildiklerini ondan saklamaz, samimiyetle içini açar. Birlikte gümüş iyodürlü bir film hazırlar, çakıp çattıkları fotoğraf makinesıyla resim çeker ve sodyum hiposülfit ile tespit etmeye muvaffak olurlar. Ancak Niepce, bunların piyasaya arz edildiği günleri görecek kadar yaşayamaz.

Kime niyet...
Ortağı ölünce Daguerre hadiseye sahip çıkar ve siteme “Deguerrotype” adını takar. Niepce’den hiç bahs açmadan bilim akademisinin kapısını çalar. Fransız parlamentosu onu ayakta alkışlar, buluşunu satın alırlar. Uyanık şipşakçı hem itibar kazanır, hem de servetine servet katar.

Projede hatırı sayılır emeği olan asker İsiodore cephede yutkunup durur, oturup derdine yanar.

Onların ardından
* Fotoğrafın bakır plakalar üzerine çekildiği ama çoğaltılamadığı yıllarda Fox Talbot adlı bir İngiliz kağıt üzerinde basım yapmayı başarır.
* David Octavius Hill gölge ışık oyunlarında çok ustalaşır, çektiği fotoğraflarla parmak ısırtır.
* Derken portre fotoğrafçılığı itibarlı bir meslek olur, Gaspard Felix Tournachon (Nadar) ve III.Napoleon’nun resmi fotoğrafçısı Pierre Petit ciddi arşivler yapar.
* Gelgelelim bunlar maharet isteyen tekniklerdir, açık havada çalışırken mutlaka karanlık bir çadır ister, asistanlar ıslak plakaları yetiştirmek için koşturup dururlar.
* Bu arada merceklerin kalitesi artar. Mesela Jozeph Patsval’ın yaptığı objektifler ışığa çok hassastırlar. Pozlama süresi kısalmaya başlar.
*Ama şu var ki makineler hâlâ büyük ve ağırdırlar, 600 okkalık alametler odayı andırır ve ancak rayla taşınırlar. Filmlerin ağırlığı 20 kilodur, objetiflerin odak uzaklığı ise 3 metreyi aşar. Ne zamanki fotoğrafı karanlık odada büyültüp küçültmeyi akıl ederler, makineler ufalırlar.
* Nisbeten hızlı fotoğraf plakalarının yapılması ve optüratörün keşfi ile çekim süresini saniyelere sığdırırlar.
* İlk baskılarda filmin tabanı kağıttır ve lif görüntüsünden kurtulmak imkansızdır. Niepce’nin kuzeni Abel Niepçe ışığa duyarlı emülsüyonu, yumurta beyazı ile kaplanmış camlar üzerine emdirerek problemi aşar. (1847)
* 1851 yılında Robert Bingham adındaki İngiliz ıslak plaka tekniğini geliştirir. Bu sistemde çekilen fotoğrafı hemen banyo etmek gerekir, kaldı ki cam kırılgan bir malzemedir işte tam bu noktada George Eastman adlı bir adam çıkar, filmleri makaralara sarar, fotoğraf makinelerini (KODAK) cebe sokar.

Devleri Deviren Boşnak HASAN NUHANOVİÇ

|

Hasan, Saraybosna’da mühendislik okuyan bir gençtir, Batı lisanlarını fevkalade rahat konuşur ve yazar. Barış gücü ondan iyisini bulacak değildir ya derhal işe alır, Srebrenica’da vazife yapan Hollanda birliğine katarlar. Hasan’ın ailesi de Srebrenica’ya taşınır, zor günlerde birbirlerine destek olurlar.

Srebrenica BM tarafından güvenli bölge ilan edilmiştir ancak Hollandalılar Sırplarla kirli ilişkilere girer ve 8 bin genç fidanın kırılmasına alet olurlar. Tercüman Hasan hiç olmazsa kardeşi Muhammed’i (19) kurtarabilmek için çok çabalar. Ancak mesai arkadaşları derdini bile dinlemez, boş boş yüzüne bakarlar. Sadece Dee Haan adlı bir asker, genç Boşnağı temizlikçilerin arasına yazar. Ancak evrakı imzalayan subay (Binbaşı Franken) Muhammed ismi üzerine “kırmızı kalemle bir çarpı atar ve katillere “cinayet” izni çıkar.

Acıya bakın babası ve kardeşi ölüme yürürken Hasan bakakalır, hiçbir şey yapamaz. Aslında kendi de gitmekle durmak arasında kararsızdır, hiç değilse birimiz yaşasın der, kalmakta karar kılar. Ancak uzun süre suçluluk duygusundan kurtulamaz, intiharın eşiğine gelir gelir, cayar.

Belge, bilgi, ispat...
Hollandalı askerler de maşa oldukları cinayetleri anlamakta zorlanırlar, sarı çocukların sinirleri laçka olur, durup durup ağlamaya başlarlar. Onların tuhaflığını hisseden amirleri 3 kamyonet dolusu bira ve sigara getirtir bir kutlama partisi (!) yaparlar. Ardından Zagrep’te bir disco kapatır, (21 Temmuz) çılgınlar gibi eğlenir, Hırvat kızlarıyla stres atarlar! O esnada katliamdan kurtulabilen üç beş Müslüman sarp dağlardan Tuzla’ya ulaşmaya çalışmaktadırlar. Arkan’ın itleri bunlara hiç acımaz, ellerine geçirdiklerini boğazlar.

Sekiz bin kişi bu, dile kolay, akıbetleri sorulduğunda Butros Gali yönetimindeki BM laf dolaştırır, herhangi bir bilgi vermekten kaçar. Ancak Hasan hakikatleri aralamakta kararlıdır. Riskli olmasına rağmen Srebrenica yöresinde dolaşır, belge ve bilgi toplar. Olayın en yakın şahidi Hollandalı askerlerdir, terhis olmalarına rağmen onlara ulaşır ve şahitlik yapmaları için yalvarıp yakarır. Bir kısmı “işin mi yok” dese de, bazıları sonuna kadar yanında olur. Bunlardan Yvan der Hoeven, Werner van der Dungen ve Marco Koper öyle yıkılmışlardır ki psikolojik yardım alırlar.

Nizami abluka
Hasan belgeleri derler toparlar, Hollanda Savunma Bakanlığı’na yollar. Adamlardan çıt çıkmaz, âdeta kulaklarının üzerine yatarlar. Bu kez onları tarih ve sayısı belli dilekçelerle sıkıştırır, “duymadım işitmedim” deme fırsatı bırakmaz. Derken Saraybosna’da Hollanda Büyükelçisini esir alır, adam nereye gitse karşısına çıkar. Büyükelçi “ülkedeki siyasi zeminin araştırma yapmak için uygun olmadığını, öncelikle istikrar sağlanması gerektiğini” söyleyip Hasan’ı başından savar.

Hasan BM karargâhından ve mülteciler için çalışan kuruluşlardan bir yardım görmese de mücadeleyi sürdürür, uluslararası konferanslarda söz alarak katliamı dünyaya anlatmaya bakar. Gazeteciler hikâyeyi enteresan bulur ve eşelemeye başlarlar. Nitekim New York Times muhabiri David Rohde, Hasan’dan duyduklarını yazınca yer yerinden oynar. (Bu makaleyi Pulitzer Ödülüne layık bulur ve “Son-Oyun” adıyla kitaplaştırırlar.)

BM yöneticileri Hasan’dan fevkalade bizardırlar, nitekim iş akdini fesh eder ve onu kapının önüne koyarlar. Yetmez tehdit eder, korkutmaya çalışırlar.

Hükümet istifa
Hasan’ın kaybedecek neyi vardır ki? Bildiği gibi yapar, Hollanda Hükümetini topa tutar.

İş çığırından çıkınca onu Amsterdam’a çağırır, “para, pul ne istiyorsun” deyip, “gönlünü almaya” bakarlar. Ancak o radyolardan çıkıp, televizyonlara koşar, peş peşe belge sunar. Muhalefet bu kozu iyi kullanır, bakanlar gazetecilerden kaçar olurlar.

Nitekim Başbakan Wim Kok, (16 Nisan 2003) Srebrenica’daki vebalini kabullenir ve hükümetin istifa ettiğini açıklar. Düşünebiliyor musunuz, inançlı bir Boşnak genci koca iktidarı sallar.

Hasan bu kez Amerikalılara döner, katliamlar karşısında umursamaz tavır takınan idarecilerin dumanını atar, Washington’un olup bitenlerden haberdar olduğunu ispatlar. Katliamın yapıldığı ve toplu mezarların bulunduğu bölge ABD SFOR’un (Stabilization Forces) mesuliyet alanındadır. Yankiler toplu mezarları yok etmeye çalışan Sırplara “işinize bakın” buyururlar.

Hasan’ın elinde Mladiç’le birlikte çalışan polis şeflerinin görüntüleri de vardır ama kaseti izlemeye dahi tenezzül etmez, sözlü ve yazılı dilekçeleri kaale almazlar. Bu polis şefleri hâlâ vazife yapar. Görüyor musunuz evine yurduna dönmek isteyen Boşnakları kimin eline bırakırlar?

Kaldı ki katliam günü Potocari kampında UNHCR kamyonları bulunmaktadır ve bunlar hadiseye alkış tutarlar.

Ahlâksız ittifak!
Srebrenica 11 Temmuz’da düşer, 12 ve 13’ünde Potocari kampını boşaltırlar. 15 Temmuz Belgrat’ta toplanan BM yetkilileri ve Uluslararası kuruluş temsilcileri (Akashi, Carl Bildt, Stoltenberg ve General Rupert Smith) Mladiç’le ne konuşurlar bilmiyoruz ama Sırplar hemen bir gün sonra (16 Temmuz’da) Pilica’da 1500 erkek ve çocuğu katlettiklerine göre işlerini sağlama almış olmalıdırlar. (Bu katliam Hague’de savaş suçundan hüküm giyen Drazen’in itirafları ile ortaya çıkar.)

Rum Gazeteci Takis Mihas ise “Ahlaksız İttifak” isimli kitabında, Srebrenica katliamında elini kana bulayan Yunan gönüllülerini tek tek açıklar, daha sonra bunların video görüntüleri de su yüzüne çıkar.
İsterseniz teferruatı geçip neticeye gelelim: Şu anda Srebnenica’daki 5 camiden sadece biri ayakta ve şirin kasaba Sırplardan soruluyor.

Sırp’ın Hollandalısı TOM KARREMANS

|

İki gündür Radovan Karadziç ve Radko Mladiç’in Srebrenica’da yaptıklarını anlattık. Ancak hadiseye göz yuman ve örtmeye çalışan Barış Gücü komutanı Albay Tom Karremans da onlardan aşağı kalmaz.

İsterseniz ufak bir hatırlatma yapalım. Srebrenica’da ekseriyetle Müslümanlar yaşar. Mukimleri sessiz, sakin ve sanat ehli insanlardır, kimseye zararları olmaz. Asırlık komşularını da (Sırp ve Hırvatları da) hoş tutarlar.

Ancak şirin kasaba Bosna Hersek Sırplarıyla, Belgrad arasında yer alır, Radovan Karadziç’e göre burayı mutlaka almalı sakinlerini ortadan kaldırmalıdırlar.

Slobodan Miloseviç projeye sıcak bakar, General Radko Mladiç’i ağır silahlarla donatıp yöreye yollar. Arkan ve akbabaları leş kokusu alınca anında damlarlar. Fırsattan istifade ev, köy basar, kadın kaldırır, yağma yaparlar. Hasılı kırda bağda oturanlar da Srebrenica’ya gelir, BM korumasına sığınırlar.

Güya güvenli
Ancak BM tarafından güvenli bölge ilan edilmesine rağmen huzursuzluk artar, muhacirlerin sayısı yerli halkı beşe katlar, nüfus 60 bini aşar. Sırplar çemberi daraltır, suları zehirleyip yardım konvoylarına el koyarlar. Dile kolay üç buçuk yıl süren kuşatmadan sonra yiyecek içecek kalmaz, her gün 20-30 kişi vefat eder, bebeler acından kıvranırlar. Halk buna rağmen savaşmakta kararlıdır, mücahidler düşmanın tankına topuna aldırmaz. Kayıpları göze alır, yarma harekatına hazırlanırlar.

Yörenin emniyetinden mesul Hollandalı Albay Tom Karremans, Boşnak liderleriyle görüşüp silahlarını teslim etmelerini ister ve “sizi savunmak bizim işimiz” deyip “kesinlikle kan dökülmeyecek” garantisi verir. NATO’ya ait uçakların en fazla on dakika içinde burada olacağından ve Sırpları dağıtmakta zorlanmayacağından dem vurur ki olmayacak şey değildir.

Müslümanlar onun boyuna posuna, apoletlerine yıldızlarına bakar ve bir askere inanmakta beis bulmazlar. Adamın ikiyüzlü olduğunu nereden bilsinler, hayatlarının hatasını yaparlar.

Maskeler çıkınca
Flemenkler son silaha da el koyunca maskelerini çıkarırlar. Srebrenica bir anda esir kampına döner, insani yardımlardan payını isteyenleri tahkir eder, kadınlara kızlara sarkarlar. Bu arada 60 bin silahsız Müslüman Sırpların iştahını kabartır. Radko, Radovan ve Arkan’ın adamları sırtlanlar gibi yalanırlar. Yetmez Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Rusya ve Yunanistan’dan gelen Ortodoks militanlar “kan kan intikam” diye naralanırlar.

Sırplar, BM’in “Güvenli Bölge” ilan ettiği Srebrenica’ya aşikare saldırır, Barış gücü askerlerinin gözüne baka baka bombardıman yaparlar. (6 Temmuz 1995)

Hollandalıların elinde müessir ve modern silahlar vardır ama parmaklarını tetiğe koymaz, kontrol noktalarını bile terk eder, turist gibi dolanırlar.

Onların kararsız tavırlarından cesaret alan Sırplar saldırının dozunu artırırlar. Tanklar minareleri hedef alır, kasaba sokaklarında dolananları kanaslarla avlarlar.

NATO’nun yolladığı iki uçak sadece gösteri uçuşu yapar. Sırplar hava saldırısı olmayacağı mesajını alırlar. Ve yapış yapış bir sükunet başlar. İşte bu arada General Mladiç, Albay Tom’la bir yemeğe oturur ve işi bağlar.

Albay tek bir mermi bile atmadan kasabayı boşaltır, halkı katillerle baş başa bırakır, askerleriyle Potocari kampına çekilir, keyfine bakar.

İğrenç şebeke
11 Temmuz sabahı, Ratko Mladiç ve adamları Sezar edasıyla Srebrenica’ya girer, katliama başlarlar. BM Özel temsilcisi Akashi Müslümanların kıtır kıtır doğrandıklarını haber alır ama Kofi Annan’a “konvoy halinde ilerlemeye çalışan Boşnakların yakınlarında meçhul patlamalar olmuş, grup panikle dağılmış” (yalana bak) gibi tuhaf bir rapor yazar.

O hengamede canını kurtaranlar Potocari kampına sığınırlar. General Mladiç kampa gelir ve yılışık bir üslupla Boşnakların teslimini arzular. Hani “yakarım yıkarım” gibilerinden blöf yapsa anlaşılır ama Albay Sırpları yormaz, arzularını emir sayar...

Boşnaklar “n’olur bizi Sırplara vermeyin, hepimizi keserler” diye yalvarırlarsa da Binbaşı Franken “yok öyle bir şey, nerden çıkarıyorsunuz” diye onları avutmaya bakar.

Nitekim Boşnakların korktukları başlarına gelir, Hollandalılar, mültecileri dağılıp kaçmasınlar diye sıraya sokar, kuzuları ip gibi dizer, kasapların önüne koyarlar.

Mülteciler “bize ne yapacaklar” diye sorduklarında Binbaşı Franken “her şey yolunda. Sırplar size dokunamaz. Çünkü isimleriniz Cenova’ya bildirildi (yalan), sizi korumak zorundalar” der, kaçma imkanı olanları da oyalar. Sonra...

Kirli ittifak
Sonrasını biliyorsunuz. Sırplar kadınları ve küçük çocukları otobüslere doldurur, yöreden uzaklaştırırlar. Konvoy kaybolur kaybolmaz erkekleri yere yatırır ceplerini boşaltırlar. Önce montlarını botlarını alır, ardından beyinlerine sıkarlar. Tam sekizbin fidanı kırar, cesetleri iş makineleriyle ezip hamur yaparlar. Şehitlerin yüzlerini kezzapla eritip tanınmaz hale sokarlar. Dozerlerle derin çukurlara yuvarlar, üstünü toprakla kapatırlar. Hollandalılar sırasını bekleyen mültecileri azarlar, arkadaşlarının çığlıklarını duymamak için kulaklarını tıkayan garipleri hırpalarlar.

İş bitince mükellef bir sofra kurar ve Albay Karremans, Radko Mladiç’le kadeh kaldırır, rajikanın dibine vururlar. Albayda bir neşe, bir neşe sormayın kahkahalarını saklayamaz, kameralar karşısında cıvık şakalar yapar. Düşünün Hollandalılar Sırp araçlarının depolarını bile BM stoklarından doldururlar.

Albay Karremans katliamın ortaya çıkmaması için her tedbiri alır, ancak yanlarında tercüman olarak çalışan Hasan Nuhanoviç’i “susturmayı” unutur ve düğüm çözülmeye başlar.